Hocam Prof. Dr. Orhan Bilgin
HOCAM PROF. DR. ORHAN
BİLGİN
Doç. Dr. Murat Ali
Karavelioğlu
1996
yılının Kasım ayında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’na asistan olduğumda başka
bir üniversiteden tanıdığım hocaların başında Prof. Dr. Orhan Bilgin gelir.
Çünkü anabilim dalı başkanı emekli hocam Prof. Dr. Kemal Yavuz’un odasında sık
sık doktora ve doçentlik jürileri toplanırdı. Hocam da bu sınav jürilerine çoğu
zaman katılırdı. Bizler genç asistanlar olarak o yıllarda Hoca’yı fakültede
görür, ciddiyetiyle karışık güler yüzüne rağmen saygımızdan, çekinerek selam
verirdik. Ne var ki Hoca ile tanışıp görüşmeye başlamak ve bilahare öğrencisi
olmak için yıllar geçmesi gerekiyordu. Prof. Dr. Orhan Bilgin Hoca ile tanışmamız
2001 yılında olmuştur.
Meslektaşım
ve dostum Doç. Dr. Hakan Taş ile birlikte Hoca’yı Marmara Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki odasında ziyaret
ettiğimiz günü unutamam. O yıllarda yaşadığım yabancı dil sorunu yüzünden doktora
öğrenimime başlayamıyordum. Marmara Üniversitesi bir imkân sunuyordu ve sınava
katılabilirdim. Önde Sayın Taş, arkada ben kapıyı yavaşça çalıp, girmek için
izin istedik. Kapıyı araladığımızda tam karşıda kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden
sert bakışlar fırlatarak bize doğru bakan Hoca’yı görünce dizlerimin bağı
çözülür gibi oldu. Çok sonra anladım ki Hoca, çalışırken son derece ciddidir ve
çalışmasına odaklanmıştır. İlk etapta kapıyı aralayana böyle bir nazar atfeder,
fakat birkaç saniye sonra içtenlikle davet eder ve konuğunu hoş sohbetiyle
kuşatıverir. O ziyaret, üzerimde pek çok etkiler bırakan bir görüşme oldu. Hem
doktora hakkında çok yapıcı ve yararlı şeyler söyledi hem de genel olarak
üniversitelerdeki sorunlar üzerine fikirleri, eleştiri ve çözüm önerilerini
paylaştı. 2002-2003 öğretim yılı, hayatımın en verimli ders yılıdır. Bu kısa zaman
diliminde başta aynı zamanda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr.
Orhan Bilgin olmak üzere Prof. Dr. Nihat Öztoprak, Prof. Dr. Sebahat Deniz ve
Yard. Doç. Dr. Nejat Sefercioğlu’ndan ders okuduk. Hepsi çok yararlı dersler
olmakla birlikte özellikle Hocamın dersleri bütün bir kültür coğrafyamızı kuşatan
dersler olmasından, Hoca’nın Farsçayı ve İran edebiyatını iyi bilmesinden ve
bilhassa birikimini konuşarak anlatmayı sevmesinden; hem benim için hem de
derslere katılan dönem arkadaşlarım için unutulmaz olmuştur. Doğrusu Hoca’nın yıllarca
yanlarında çalıştığını yeri geldikçe gururla ve özlemle yâd ettiği Prof. Dr.
Nihat Çetin, Prof. Dr. Ahmed Ateş ve ünlü şarkiyat âlimi Prof. Dr. Hellmut
Ritter’i ondan öğrendim.
Orhan
Bilgin Hoca’nın dersleri sohbet meclislerini andırırdı. Yıllar yılı edindiği
tecrübeleri; yaşamın, tahsilin ve çalışmanın kendisine kazandırdığı yoğun
birikimi; öğrencisini hiç sıkmayan tatlı, bazen şakacı ve etkileyici bir
üslûpla aktarırdı. Gerek dersleri gerekse ders dışındaki sohbetleri her
dinleyende hayranlık uyandırırdı. Geniş odasının bir köşesinde bulunan yuvarlak
masa, öğrencileriyle metin çalışmaları yaptığı bir masa olmasının yanı sıra
ikramların yenildiği bir sofra idi. Hoca çok cömertti. Makamına getirilen
yiyecek içecek gibi hediyeleri asla evine götürmez, ders arasında veya sonunda
odasında bulunanlara ikram ederdi. Onun yanına uğrayan bir kimsenin aç
ayrılması pek nadir bir olaydır. Doktora tezim olan Prizrenli Şem’î Divanı’nı
Hocamla o masada mukabele etmiştik.
Hoca’nın
sohbet tadındaki dersleri, aslında Eski Türk Edebiyatı ve bunun ötesinde bütün
bir Türk kültür tarihinin, hayatın kendisi olduğunu ispata kâfidir. Çünkü o,
edebi metinleri layıkıyla anlama ve yorumlamanın, eski hayatımızı ve onun günümüze
yansımalarını iyi bilmekle mümkün olduğuna inanan biriydi. Çocukluğundan o ana
kadar yaşadığı hayata dair çeşitli hatıraları nakletmesi bundandır. Mesela
dersin akışı içinde birden bire bir sebzenin nasıl yetiştirildiğinden, o
sebzenin hangi toprak türünü sevdiğinden, hasadının nasıl yapılması
gerektiğinden bahsettiği çok olmuştur. Yahut “çaydanlık” kelimesinin galat
olduğunu söylerken iyi bir çayın nasıl demleneceğini adeta demler gibi
anlatması, yalnızca Çayelili oluşundan değildi elbette!
Prof.
Dr. Orhan Bilgin’in, öğreticiliği ve derslerinin verimliliği hususuna bir örnek
olması bakımından bir gün artık müptelası olduğumuz derslerinden birinde
söylediği bir cümleyi yeniden hatırlıyorum. Bize dönüp şöyle demişti: “Evladım;
âl-i Resûl’e, âl-i Selâçike’ye ve âl-i Osmân’a ihanet eden iflah olmaz!” Şu
tespiti dahi bütün bir Türk ve İslam tarihini kuşatıp gelen bir hülasadır ve
herhalde her talebesinin zihnine bu şuuru nakşetmiştir. Bana göre bir hocanın
üniversiteden emekli olması, yalnızca memuriyet hayatının sona ermesi demektir.
Bilgi, birikim ve tecrübesinin zirvesini idrak eden Hocam da bence kendisinden
istifade etmek isteyen eski ve yeni öğrencilerine daha fazla zaman ayırabilecek
bir dönemdedir. Yazdıkları, ders, sohbet ve deneyimleriyle o, bizleri öğretmeye
ve yetiştirmeye devam edecektir. Muhterem Hocama, bana verdiği emekler ve
destekler, öğrettiği tüm güzellikler ve bilgiler için şükranlarımı arz etmek,
asla ödeyemeyeceğimi iyi bildiğim büyük bir borçtur. Onun doktora öğrencisi
olmak ise insanı bahtlı kılan bir ayrıcalıktır. Kendisine sağlıklı ve huzurlu
uzun bir ömür diler, milletin irfan hazinesine yapacağı katkıların daim
olmasını Allah’tan niyaz ederim.
Yazının
tamamı için bkz. Murat
Karavelioğlu; “Hocam Prof. Dr. Orhan
Bilgin Vasfında”, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, 11, İstanbul
2014, 55-58.









0 yorum: